Doğru homeopatik remedinin seçimi karmaşık bir süreç olup, her hastada görülen farklı bulgulara göre kişiye özel bir remedi verilir; teşhis koyulan hastalığın ismi belirleyici değildir. Her bireyin kendine has fiziksel, zihinsel, duygusal özelliklerine göre verilecek bir remediyi belirlemek de ancak hastayı ve bulgularını detaylı sorular yardımıyla tanıyarak mümkün olur. Hastanın kendi ve şikayeti hakkında söyleyeceği her şey kritik önem taşıyabilir. Bu nedenle de homeopat, görüşmesi sırasında hastanın cevaplarını detaylı şekilde not alır; bazen belli bir konu üzerinde uzun süre durur, farklı sorularla irdeler.
Homeopatın sorduğu sorular tıp doktorlarının alışılagelen sorularından çok farklı ve çok daha kapsamlıdır; şikayetlerinin ne olduğunun yanısıra tercih ettiği yiyecekler, rahat ettiği durumlar, korkuları, kişilik özellikleri gibi konularla tüm detayıyla ilgilenir.
Akut rahatsızlıklarda homeopatın remediyi belirlemesi genellikle görüşme sonunda gerçekleşse de kronik vakalarda homeopatın not aldığı bulguları düzenlemesi, önceliklendirmesi, hatta çeşitli kaynak kitaplarına başvurarak üzerinde çalışması için zamana ihtiyacı vardır. Bu çalışma sırasında değerlendirdiği seçenekleri eler; karar verebilmek için ilave bilgi gerekli olduğunda hastayı arayarak görüşme sırasında eksik kalmış bir bilgiyi tamamlayabilir. Aynı şekilde hastalar da görüşme sonrasında kendilerini gözlemleyerek daha farklı veya ilave bilgiler vermek isteyebilirler, çünkü insanlar çoğunlukla homeopatın sorduğu detayda kendilerini gözlemlemeye veya ifade etmeye alışık değillerdir.
Homeopatik tedavide hastalık ismi remediyi belirlemekte rol oynamaz, esas olan hastanın bulgularıdır. Aynı hastalıkla teşhis konmuş hastalara, onların şikayetlerinin detayı ve diğer özellikleri dikkate alınarak farklı remediler verilir. Aynı şekilde, farklı hastalıklarla teşhis konulmuş hastalara aynı remedi verilebilir.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Homeopatik Remediler

Homeopatik maddeleri, İngilizce "şifa veren madde" anlamına gelen "remedi" sözcüğü ile ifade ediyoruz, çünkü bu maddelere "ilaç" diyerek yanlış anlaşmalara neden olmak istemiyoruz.
Homeopatinin temeli, "benzer benzeri iyileştirir" ilkesine dayanır. Bir hastalık ancak hastanın şikayetlerine benzer belirtileri ortaya çıkaran madde ile tedavi edilir.
Homeopatik remediler, bitki, mineral veya hayvan kökenli maddelerden elde edilir. Çoğu homeopatik remedi maddenin alkolde bekletilmesi, şiddetle çalkalanması ve seyreltilmesi yoluyla üretilir; alkolde çözünen bir madde değilse, havanda laktoz ile birlikte ezilir.
Homeopatik çözeltiler C ölçeğinde, her bir seyreltme işleminde bir ölçü maddeye 99 ölçü distile su; X ölçeğinde ise, bir ölçü maddeye 9 ölçü su eklenerek hazırlanır. Çözeltiler daha sonra laktoz küreciklerine damlatılır. 6 X, 6 C, 12 C, 30 X ve 30 C Avrupa’daki eczanelerde en sık rastlanan dozlardır.
Homeopatik remediler tek bir madde veya daha çok sayıda maddenin karışımı şeklinde bulunur. Karışım halindeki remediler, belli bir bulguya iyi gelebilecek çeşitli maddelerin bileşimidir; akut hastalıkların tedavisine yönelik olarak kullanılabilir. 

13 Mayıs 2010 Perşembe
Yaşam Gücü İlkeleri

Geleneksel tıpta da vücudun kendini iyileştirme gücü olarak tanınan yaşam gücü, homeopatide vücudun sağlıklı işlemesinden sorumlu olan, hastalıklara karşı savunmasını koordine eden güç veya enerjidir. Bu güç, stres, kötü beslenme, hareketsizlik, genetik sorunlar veya çevresel değişikliklerle zarar görürse hastalık ortaya çıkar. Hastalığın belirtileri, yaşam gücünün dengesizliği onarma ve düzeni geri kazanma çabasının dışa vurumudur.
Homeopatinin Tarihçesi
Homeopatinin kurucusu Samuel Christian Hahnemann
1755'te Dresden'de doğmuştur. Leipzig, Erlangen ve Viyana Üniversitelerinde kimya ve tıp okudu. 1779'da hekim olarak çalışmaya başladı; yanısıra tıp ve kimya alanında makaleler ve kitaplar da yazıyordu.
Hahnemann 1790 yılında Dr.William Cullen'ın Materia Medica Üzerine Bir Hikaye adlı eserini tercüme ederken kınakına kabuğu hakkındaki bölüme rastladı. Cullen kitabında kınakına ağacının kabuğundan elde edilen bir madde olan kininin buruk tadından dolayı sıtmaya iyi geldiğini söylüyordu. Hahnemann çok daha buruk olup sıtma üzerinde hiç etkisi olmayan maddeler olduğunu bildiği için buna bir anlam veremedi. Bu konuyu daha derinlemesine araştırmaya karar verdi. İlerleyen günlerde kendisi de kinin almaya ve tepkilerini detaylı olarak kaydetmeye başladı. Kendisinde sıtma hastalığı olmamasına rağmen, birbiri ardına sıtma belirtileri göstermeye başladığını fark etti. Bu belirtiler bir doz kinin aldığında kendini gösterip birkaç saat sonra kayboluyorlardı. Kinin almadığında hiçbir belirti kalmıyordu. Bu acaba kininin sıtmayı iyileştirme nedeni miydi? Bu teoriyi denemek için, kinin dozlarını tanıdığı insanlarda tekrarladı ve etkilerini detaylı olarak kaydetti. Daha sonra bu deneyleri arsenik ve belladonna gibi ilaç olarak kullanılan başka maddelerle de yaptı. Bu deneyler çok katı koşullar altında yapılıyorlar, deneklerin sonuçları etkileyebilecek alkol, çay, kahve gibi şeyleri içmesine veya baharatlı ve tuzlu yiyecekler yemesine izin verilmiyordu.
Hahnemann deneklerin gösterdikleri tepkilerin çeşitli olduğunu buldu. Aynı maddeye bazıları hafif tepkilerle cevap verirken, bazıları çeşitli ve şiddetli belirtiler gösterebiliyordu. Belirtilerin kombinasyonu test edilen her madde için bir "ilaç resmi" oluşturuyordu. Hahnemann doğal maddelerin geniş bir bölümünü test ederek deneylerini sürdürdü ve benzerin benzerle tedavisi ilkesini keşfetti.
1755'te Dresden'de doğmuştur. Leipzig, Erlangen ve Viyana Üniversitelerinde kimya ve tıp okudu. 1779'da hekim olarak çalışmaya başladı; yanısıra tıp ve kimya alanında makaleler ve kitaplar da yazıyordu.Hahnemann 1790 yılında Dr.William Cullen'ın Materia Medica Üzerine Bir Hikaye adlı eserini tercüme ederken kınakına kabuğu hakkındaki bölüme rastladı. Cullen kitabında kınakına ağacının kabuğundan elde edilen bir madde olan kininin buruk tadından dolayı sıtmaya iyi geldiğini söylüyordu. Hahnemann çok daha buruk olup sıtma üzerinde hiç etkisi olmayan maddeler olduğunu bildiği için buna bir anlam veremedi. Bu konuyu daha derinlemesine araştırmaya karar verdi. İlerleyen günlerde kendisi de kinin almaya ve tepkilerini detaylı olarak kaydetmeye başladı. Kendisinde sıtma hastalığı olmamasına rağmen, birbiri ardına sıtma belirtileri göstermeye başladığını fark etti. Bu belirtiler bir doz kinin aldığında kendini gösterip birkaç saat sonra kayboluyorlardı. Kinin almadığında hiçbir belirti kalmıyordu. Bu acaba kininin sıtmayı iyileştirme nedeni miydi? Bu teoriyi denemek için, kinin dozlarını tanıdığı insanlarda tekrarladı ve etkilerini detaylı olarak kaydetti. Daha sonra bu deneyleri arsenik ve belladonna gibi ilaç olarak kullanılan başka maddelerle de yaptı. Bu deneyler çok katı koşullar altında yapılıyorlar, deneklerin sonuçları etkileyebilecek alkol, çay, kahve gibi şeyleri içmesine veya baharatlı ve tuzlu yiyecekler yemesine izin verilmiyordu.
Hahnemann deneklerin gösterdikleri tepkilerin çeşitli olduğunu buldu. Aynı maddeye bazıları hafif tepkilerle cevap verirken, bazıları çeşitli ve şiddetli belirtiler gösterebiliyordu. Belirtilerin kombinasyonu test edilen her madde için bir "ilaç resmi" oluşturuyordu. Hahnemann doğal maddelerin geniş bir bölümünü test ederek deneylerini sürdürdü ve benzerin benzerle tedavisi ilkesini keşfetti.
Hahnemann, pek çok değişik madde ile yaptığı deneylerle etkileri hakkında önemli bilgiler topladı. Testleri yaptığı hastaları muayene ederek belirtilerini, hangi etkenlerin iyi veya kötü geldiğini, genel sağlık durumlarını, yaşam şekillerini, hayata bakışlarını sorguladı; herbir hastanın belirti resmini oluşturdu. Daha sonra kişinin belirti resmi ile çeşitli maddelerin ilaç resmini eşleştiriyordu. Resim ne kadar benzerse tedavinin o kadar başarılı olduğunu farketti. Hahnemann, tüm bunlardan, benzer belirtiler ortaya çıkaran bir ilaç ve bir hastalığın bir şekilde birbirlerini hükümsüz bıraktığı ve böylelikle hastanın sağlığına kavuştuğu yeni bir tıp sistemi bulduğunu anlamıştı. Bu fenomeni, homeopatinin ilk ve en önemli kuralı olan "similis similibus curentur", yani "benzer benzeri iyileştirir" diye tarif etti.1796'da Hahnemann'ın bu yeni sistem üzerine yazdığı ilk kitabı yayınlandı. Kitapta teorisi üzerine şöyle diyordu: "Kronik bir hastalığı, ilave bir hastalıkla iyileştiren doğayı taklit etmek gerekiyor. Özellikle de kronik ise, iyileştirilmek istenilen hastalığın mümkün olduğunca benzerini yapay olarak tetikleyen bir ilaç verilmelidir, böylece önceki iyileşecektir."
Yunanca benzer anlamına gelen "homeo", muzdarip olmak anlamına gelen "pathos" kelimelerinden yola çıkarak bu yeni sistemi "homeopati" olarak adlandırdı. 1810'da Rasyonel Tıbbın Organonu adlı kitabında homeopatinin ilkelerini yayınladı. İki yıl sonra Leipzig Üniversitesinde homeopati dersleri vermeye başladı.Hahnemann'ın kullandığı ilaçların bazıları zehirli olduğu için hastalarına çok küçük ve sulandırılmış dozlar veriyordu. Sulandırmanın her aşamasında ilacı sert bir yüzeye çarparak şiddetle çalkalıyordu; bu işlemin maddenin enerjisini açığa çıkardığına inanıyordu. Bu şekilde sulandırılan ilaçların konsantre ilaçlardan daha etkili olduklarını gözlemledi. Hahnemann ilaçları incelterek denemeye devam etti; gitgide daha sulandırılmış çözeltiler kullandı. İlaçlar içlerinde orijinal maddenin tek bir molekülü bile kalmayacak kadar seyreltiliyorlardı, ancak son derece etkiliydiler. Yaşamı süresince Hahnemann yaklaşık 100 adet homeopatik ilacın etkisini kanıtladı.
19.YY'da Hahnemann'ın felsefesi Almanya'dan tüm Avrupa'ya, oradan da Asya ve Amerika'ya hızla yayıldı. Hahnemann'ın düşünceleri hakkında birçok bilimsel tartışma olmasına rağmen ünü sürekli arttı.
1831'de Orta Avrupa'da kolera salgını başladı. Hahnemann hastalığı iyileştirmek için kafuru kullandı ve çok başarılı oldu. Ayrıca hastalığa yakalananların karantinaya alınmasını tavsiye ederek zamanının çok ötesinde olduğunu bir kez daha gösterdi.
Hahnemann'ı izleyenlerden biri olan Dr.Frederick Foster Hervey Quin, kolerayı kafuru ile iyileştiren doktorlardan biriydi. Bir süredir homeopati ile ilgileniyordu, ancak tedavinin başarılı olması bu işe duyduğu saygıyı arttırdı ve 1832'de Londra'da homeopatik bir hastane kurdu. 1854'teki kolera salgını Dr.Quin'in homeopatinin başarısını bir kez daha kanıtlamasına olanak tanıdı. Londra Homeopatik Hastanesinde koleradan ölüm oranı diğer hastanelerden %30 daha düşüktü. Ama bu sonuçların açıklanması baskılandı ve ancak parlamentonun araya girmesi sonucunda yayınlanabildi. Resmi raporun yazarı şu sözlerle sonuca vardı: "Eğer Tanrı beni kolerayla ziyaret ederse bir homeopatın ellerine düşmeyi dilerim."
Homeopati Amerika'da 1820'lerde başladı ve hızla taraftar topladı. Dr.Constantine Hering (1800-1880) ve Dr.James Tyler Kent (1849-1916) Hahnemann'ın ilaç çalışmalarını sürdüren ve aynı zamanda homeopatiye yeni fikirler ve uygulamalar getiren iki önemli homeopattır.
Dr.Hering tarafından bulunan Şifanın Kanunları, homeopatide hastalığın nasıl iyileştiğini açıklar. Bu üç kanuna göre, belirtiler vücutta yukarıdan aşağıya, içten dışa ve önemli organlardan daha önemsiz olanlara doğru iyileşir. Belirtiler ortaya çıkış sıralarına ters sırayla iyileşirler. Örneğin insanlar fiziksel rahatsızlıkları ortadan kalkmadan önce psikolojik olarak iyi hissetmeye başlarlar. Benzer vücut yapıları ve karakter özellikler olan insanların aynı hastalıklardan şikayetçi olduklarını gördü. Dr.Kent farklı tipteki insanların belli ilaçlara diğerlerinden daha şiddetle reaksiyon gösterdiğini gözlemledi. Bu da, ilaçların kişilerin duygusal özellikleri ve görüntüleri ile fiziksel belirtileri dikkate alınarak verilmesi gerektiği teorisinin temelini oluşturdu.
Yüksek potensli ilaçların hastanın yapısal tipine ve fiziksel belirtilerine göre seçilmesi "klasik homeopati" olarak adlandırılmıştır.
1831'de Orta Avrupa'da kolera salgını başladı. Hahnemann hastalığı iyileştirmek için kafuru kullandı ve çok başarılı oldu. Ayrıca hastalığa yakalananların karantinaya alınmasını tavsiye ederek zamanının çok ötesinde olduğunu bir kez daha gösterdi.
Hahnemann'ı izleyenlerden biri olan Dr.Frederick Foster Hervey Quin, kolerayı kafuru ile iyileştiren doktorlardan biriydi. Bir süredir homeopati ile ilgileniyordu, ancak tedavinin başarılı olması bu işe duyduğu saygıyı arttırdı ve 1832'de Londra'da homeopatik bir hastane kurdu. 1854'teki kolera salgını Dr.Quin'in homeopatinin başarısını bir kez daha kanıtlamasına olanak tanıdı. Londra Homeopatik Hastanesinde koleradan ölüm oranı diğer hastanelerden %30 daha düşüktü. Ama bu sonuçların açıklanması baskılandı ve ancak parlamentonun araya girmesi sonucunda yayınlanabildi. Resmi raporun yazarı şu sözlerle sonuca vardı: "Eğer Tanrı beni kolerayla ziyaret ederse bir homeopatın ellerine düşmeyi dilerim."
Homeopati Amerika'da 1820'lerde başladı ve hızla taraftar topladı. Dr.Constantine Hering (1800-1880) ve Dr.James Tyler Kent (1849-1916) Hahnemann'ın ilaç çalışmalarını sürdüren ve aynı zamanda homeopatiye yeni fikirler ve uygulamalar getiren iki önemli homeopattır.Dr.Hering tarafından bulunan Şifanın Kanunları, homeopatide hastalığın nasıl iyileştiğini açıklar. Bu üç kanuna göre, belirtiler vücutta yukarıdan aşağıya, içten dışa ve önemli organlardan daha önemsiz olanlara doğru iyileşir. Belirtiler ortaya çıkış sıralarına ters sırayla iyileşirler. Örneğin insanlar fiziksel rahatsızlıkları ortadan kalkmadan önce psikolojik olarak iyi hissetmeye başlarlar. Benzer vücut yapıları ve karakter özellikler olan insanların aynı hastalıklardan şikayetçi olduklarını gördü. Dr.Kent farklı tipteki insanların belli ilaçlara diğerlerinden daha şiddetle reaksiyon gösterdiğini gözlemledi. Bu da, ilaçların kişilerin duygusal özellikleri ve görüntüleri ile fiziksel belirtileri dikkate alınarak verilmesi gerektiği teorisinin temelini oluşturdu.
Yüksek potensli ilaçların hastanın yapısal tipine ve fiziksel belirtilerine göre seçilmesi "klasik homeopati" olarak adlandırılmıştır.
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Homeopati Nedir

Homeopati 19. yüzyılın başlarında Alman doktor Samuel Hahnemann tarafından bulunan bir alternatif tıp sistemidir. Öncelikle Avrupa’da ve İngiltere’de, daha sonra Amerika’da ve tüm dünyada yaygınlaşmıştır.
Klasik homeopati üç temel ilke üzerine kuruludur:
- benzerler kuralı
- tek remedi
- minimum doz
Benzerler kuralına göre, bir hastalık ancak hastanın şikayetlerine benzer belirtileri ortaya çıkaran madde ile tedavi edilir.
Homeopati uzmanı, hastanın zihinsel, duygusal ve fiziksel tüm bulgularına en çok uyan maddeyi belirler ve bu maddeden hazırlanmış homeopatik remediyi verir.
Homeopatik remediler, maddelerin defalarca seyreltilmesi ve şiddetle çalkalanması ile hazırlanır. Samuel Hahnemann tarafından, maddenin seyreltilme işlemleri arasında çalkalanmasının remedinin etkisini derinleştirdiği gözlemlenmiştir. Bu yöntem sayesinde homeopatik remediler hem etkili, hem de güvenlidir.
Homeopati ile bitkisel tıp genellikle halk arasında birbirine karıştırılmaktadır. Oysa ki bitkisel tıpta, bitkilerin allopatik tıpta da bilinen etkileri temel alınarak, maddesel olarak hazırlanırken, homeopatide tedaviyi maddelerin enerjisi sağlamaktadır; homeopatik remedilerin içinde maddenin kendisi yoktur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
